"Öğrendikçe rahatsızlığım artıyor" sözünü insan yaşadıkça daha iyi anlıyor. Saf samimi duygularla ideallerinizi belirleyen, inanç sisteminizi oluşturan, belki de geleceğinize yön veren kavramlara, değerlere iman ediyorsunuz. Bu imanın gereği olarak da yaşamaya, eylemlerinizi bunlara göre belirlemeye, tavır geliştirmeye, mücadele vermeye başlıyorsunuz. Ailenizi, işinizi, çevrenizi, size ihtiyacı olanları bu imanın gereğini yerine getirebilmek adına ihmal diyorsunuz. Bunları yaparken fedakârlıktan bahsetmek bile utandırıyor sizi. Çünkü bunların sizin fedakârlıklarınız değil, taşıdığınız misyonun gereği olduğunu biliyorsunuz.
Ama birileri sizi, bu yaptıklarınızla, mücadelenizle dahi suçlayabilir. Sizin düşmanınıza bile yakıştırmadığınız iftiraları dost sandıklarınız size yakıştırabilir. Sizin ödediğiniz bedeller, düştüğünüz durumlar onları hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Çünkü onlar, gereken bedeli ödemediler, sıkıntı çekmediler, emek vermediler, hep hazıra kondular.
Kimileri, birilerinin mirasına kondukları için, kimileri birilerinin yanında asalak fotoğrafı verdikleri için, kimileri kolay yoldan elde ettikleri makam, mevki, statüye sahip oldukları için hiç sıkıntıya düşmediler ki. O beğenmedikleri insanların korumasıyla güvende olduklarını, birileri mücadele ederken bir kenardaki sümsük hallerini çabuk unuttular. Unuttular çünkü zorlu mücadele verilirken kendileri çaba sarf etmediler, bedel ödemediler. Sadece menfaatlerinin gereğini yaptılar, saklandılar, kenarda durup ortada konuştular, sinsi sinsi etrafı seyrettiler, semirildiler, sonrada bulundukları yere bakıp kahraman edalarıyla övündüler, kendilerini vazgeçilmez saydılar.
Bahçesinde gül yetiştirmekle övünen servet sahibinin, bahçıvanın emeklerini hiçe saymasına benzer bu durum. Oysaki yetişen o güllerde en büyük pay sahibi bahçıvandır. O emeğini, göz nurunu, zamanını, ömrünü vermiştir gülü yetiştirmek için.
Günü kurtarmak adına, ilkesizlik, ahde vefasızlık ve bütün değerleri harcamak karakter haline gelmiştir onlar için. Ağızlarının ölçüsü yoktur, her bahçede yetişmeyen nadide orkideye bile ayrık otu yakıştırmasını hiçbir ahlaki kaygı duymadan yaparlar.
Süreç değil sonuç önemlidir bu zihniyetler için. Makyavelisttirler; ahde vefasızlık, iki yüzlülük, ilkesizlik, yoldaşını satma hiç sorun olmaz, hedeflerine ulaştıkları sürece gerisi önemli değildir. Menfaatleri gerektiriyorsa; herkese her tavizi veriler, her şirinliği yaparlar, yalan söylemek sorun olmadığı için, her sözü verirler. Onların lügatinde “biz” kelimesinin yerinde hep “ben” kelimesi vardır. Herkesi sırtına basılıp çıkılacak merdiven olarak görürler. Büyük emeklerle meydana gelmiş, uğruna çile, bedel, ömür verilmiş eserler kendi amaçlarına ulaşmak için sadece tek kullanımlık araçtır onlar için.
Ne yazıktır ki bunlarla aynı sıfatı taşımak, aynı otobüsün yolcusu zorunda olmanın sıkıntısını, utancını yaşamak mecburiyetindesiniz. “İti köpeği kendimize güldürmeyelim” diye, “kan kusarken kızılcık şerbeti içtim” diyeceksiniz. Siz ömrünüzü adadığınız inançlarınızdan vazgeçemediğinize göre, bunlar da sizin sırtınızdan geçinmeye, üzerinizden sosyal statülerini korumaya, menfaatlenmeye devam edeceklerdir.
Çözümsüzlük yaşamanın tarifi bu olsa gerek…
Oysa ne büyük hedeflere göz dikmiştiniz bu inançları taşımaya başladığınızda. Sizinle aynı inançları paylaşanları kardeş bilmiş, hiçbir sır bırakmamıştınız aranızda. "Her şeyinizi dostlarınızla paylaşmayın çünkü bir gün namert olan çıkabilir aralarından" sözü, size hiç doğru gelmemişti. İnsan, kardeşim dediği insanlarla bütünleşmenin ötesinde ne düşünebilir ki.
Ölümü göze alıp yola çıkanlar, arkalarında bıraktıkları için ağlamazlarmış. Sizler hiçbir şeyin sonunu düşünmeden yola çıkan kahramanlardansınız. Veya kendinizi öyle zannediyorsunuz. Birilerinin sizin adınıza düşündüğünü, plan kurduğunu, hesap yaptığını nereden bilecektiniz. Herkesi kendiniz gibi bilme hatasına düştünüz. Geriye dönüp baktığınızda ise "herkesin siz olmadığını" görmek yüreğinizi, beyninizi acıttı, inancınızı sarstı. Şahıslara değil, değerlere iman etmenin doğru olduğunu bilmeyenlerin kendilerini değer yerine koymaları, belirleyici unsur konumuna oturmaları, vazgeçilmez merkez fotoğrafı sergilemeleri, yani kısaca "bilirkişi koltuğunda oturmaları" ne kadar ağır bir yük bu inanca.
"Ben bırakıyorum" demek kolaycılığı ne yetişme tarzınıza, nede inançlarınıza doğru gelmeyen bir harekettir. O zaman doğru olan, "ben buradayım, burası benim, buraya sahip çıkacağım; bertaraf edilmesi gerekenler, inancı sadece sosyal statü gereği taşıyanlardır" tavrı sergilemektir.
Bundan önce olanlara bakarak "bu seferde aynısı olacak" düşüncesinde olanlar yanılmalıdır. İnancını sağlam zeminlere oturtanlar sarsılmadan yollarına devam edecektir.
Yere sağlam bastıkça attığınız her adım, o statü meraklılarının yüreklerinde korku fidanının büyümesine "bir kova su " olacaktır. Bunlara yapacakları yağcılıktan medet uman kadrolu yalakaların dedikoduları ise sivrisinek vızıltısından öte gidemeyecek ve artık onları hemen tanıyacaksınız.
Ve unutulmamalıdır ki korkaklar nasıl hain olursa, hainler de korkak olur.